Cumhuriyet dönemi Türk modernleşmesinin en özgün düzenlemelerinden biri olan Köy Enstitüleri, edebi sahada iki farklı zihniyet dünyasının çarpışma alanı haline gelmiştir. Bir yanda enstitünün bizzat bağrından yetişen, yerel gerçekliği ilk elden tecrübe eden Mahmut Makal ve Fakir Baykurt gibi isimlerin savunucu, mücadeleci çizgisi; diğer yanda ise meseleye tarihsel-materyalist bir soğukkanlılıkla yaklaşan Kemal Tahir’in tezli roman anlayışı... Kemal Tahir, Bozkırdaki Çekirdek romanında taşranın katı gerçeğiyle yüzleşirken Türk modernleşmesinin kronik sorununa parmak basar: Ekonomik altyapıyı değiştirmeden, yalnızca eğitim yoluyla bir üst yapı mucizesi yaratılabilir mi?
Bana kalırsa Kemal Tahir’in Marksizm temelli en önemli belirlemesi buradadır. Şehirde kurgulanan ve masa başında idealleştirilen teorilerin bozkıra taşınması, köyün mülkiyet ve üretim ilişkilerine dokunmadığı sürece akamete uğramaya mahkumdur kanımca. CHP dönemindeki Toprak Reformu hamleleri; Emin Sazak gibi meclisteki güçlü toprak ağalarının varlığı ve yeniliklere direnci yüzünden başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Topraksız kalan, ağanın ve yerel dinsel otoritelerin kıskacında yaşayan köylünün mülkiyet yapısını değiştirmeden, ona enstitü çatısı altında sadece okuma-yazma öğretmek, çatıyı nasıl onaracağını göstermek ya da arıcılık, nalbantlık gibi becerileri yüklemek derin bir çelişki teşkil eder. Değişmeyen bir ekonomik alt yapının üzerinde, modern bir üst yapı inşa etme çabası, toplumun yukarıdan aşağıya doğru dayatmacı bir tarzda değiştirilmek istenmesinin bir sonucudur ve doğruyu söylemek gerekirse enstitülerin trajik sonunu hazırlayan en temel etkenlerden biridir.
Mesele sadece köyün iç dinamikleriyle de sınırlı değildir; II. Dünya Savaşı’nın yarattığı küresel gerilim, enstitülerin kaderini doğrudan belirlemiştir. Savaş yıllarında muhafazakar ve statükocu milletvekilleri, Mihver devletlerinin (Nazi Almanyası) savaşı kazanma ihtimalini masada tutarak gizli hesaplar yapmışlardır. İstanbul ve Ankara gibi şehir merkezlerinde Nazi gizli servisleri cirit atmış, Fevzi Paşa çevreleri ile ırkçı-turancı muhafazakar kesimler köylüyü de arkalarına alarak güç devşirmeye çalışmıştır. Savaşın ardından Anglo-Sakson devletlerinin (ABD) kuracağı yeni dünya düzeninde, enstitülerin sol-sosyalist ve kolektif üretim odaklı eğitim modelinin sistemle çatışacağı zaten aşikardır. Nitekim çok geçmeden gelen Marshall Yardımları ve ABD etkisi, eşitsizlik içindeki bu tarihsel tercihlerin üzerini çizmiştir. Egemen yapılar, modern tekniklerle donanmış özgür bir köylü sınıfı yaratmak yerine; köyün kendi kendine yeten, asayişi bozmayan ilkel döngüsünü sürdürmesini tercih etmişlerdir.
Bozkırın ortasında kurulan bu enstitüler, köylünün gözünde her zaman şüpheyle karşılanmıştır. Çünkü Anadolu köylüsü için "hükümet" hâlâ vergi toplayan ve askere çağıran Osmanlı zihniyetinden ibarettir. Şehirden gelen her öğretmen ya da memur bir yabancıdır; tıpkı öncekiler gibi gelecek ve günü dolunca gidecektir. Gözünü köyün temelden dönüşümüne dikmiş, onun inanç ve yaşam kalıplarını kırmaya çalışmış enstitülüler ise köylüde büyük bir güvensizlik yaratmıştır. Köylü, çocuğunu bu okullara verirken modernleşme idealiyle değil; adeta eski bir tebaa teslimiyetiyle, çocuğu bir medreseye ya da tarikat kapısına verir gibi teslim eder. Bilir ki çocuğu oraya girdiğinde "eğilip bükülecek", değişecek ve artık eski kul olmayacaktır.
Bozkırdaki Çekirdek’te karakterler bu zihniyet değişimini muazzam bir şekilde yansıtır. Romanın kuramsal sesi Müfettiş Şefik Ertem, Kemal Tahir’in bizzat kendisidir. Ertem, eğitmene mealen "Çocukları sadece duvarcı, marangoz olarak yetiştirmek yanlış, anlayışınız kıt..." diye çıkışırken altı yılda aceleyle yetiştirilen "çeyrek" figürlerin bozkırın asırlık surlarında delik açamayacağını söyler. Karşısında rasyonalist, sonuna kadar ülküsüne adanmış Emine Öğretmen ve Leningrad savunması marşlarıyla motive olan, ideallerinden başka kaybedecek şeyi olmayan enstitü gençliği vardır. Emine’nin Batı merkezli aydın kimliğiyle, kafasındaki kolonyal şapkayla güneş altında çalışan gençlerin karşısına çıkmasını kendi içinde eleştirmesi, aydın-halk kopukluğunun edebi bir itirafıdır. Hatta Emine’nin, rasyonel ve kendi sınıfından olan Nuri yerine amele/işçi olan Cemali seçmesi, entelektüel üst yapının, halkın ham ve gerçek sınıfsal dinamiklerine duyduğu hayranlığın göstergesidir. Benim gözümde Kemal Tahir’in başarısı; Dursun, Zeynel Ağa, Kara Derviş gibi köklü taşra figürlerini karikatürleştirmeden, korkuları, tutkuları ve insani rastlantılarıyla yaşayan birer karakter olarak sunabilmesidir.
Burada Fakir Baykurt ve Mahmut Makal çizgisi ile Kemal Tahir arasındaki fark netleşir. Enstitülü yazarlar meseleye "içeriden" bakar; enstitü onlar için köyün ve köylünün özgürlük davasıdır, bir kurtuluş reçetesidir. Kemal Tahir ise süreci dışarıdan bir gözle, olduğundan daha karanlık ve trajik bir tabloyla resmeder. Kemal Tahir’in tezli romanlarında zaman zaman halka ve bu devrimci hamleye yabancılaşma sezilse de, gerçeğin altyapısal boyutunu ıskalamadığı ortadadır. Ancak yiğidi öldürüp hakkını teslim etmek gerekir: Kemal Tahir’in kuramsal karamsarlığına tezat olarak, enstitü mezunu idealist öğretmenlerin Anadolu’da yarattığı kıvılcım ve olumlu etkiler yadsınamaz bir tarihsel gerçektir. Fakir Baykurt’un romanlarında traktörlerin ağalara verilmesiyle topraksız kalan köylünün şehre göçüşü ve işçileşme süreci işlenirken sanatçı aslında Kemal Tahir ile aynı sömürü perspektifinde birleşirler.
İsmail Hakkı Tonguç, John Dewey felsefesinden ilham alan "iş içinde eğitim", fedakarlık, yıl boyu kesintisiz üretim ve öğrencilerin yönetime katıldığı demokratik bir model inşa etmişti. Hedefi; yüzyıllardır kaderine terk edilmiş, parası ve bedeni cemaatler ile ağalar tarafından sömürülen insanları edilgen hallerinden çıkarıp hakkını arayan özgür birer "vatandaş" kılmaktı. Atatürk ve Tonguç’un öncülük ettiği bu özgün politika, egemen sınıfların çarkları arasında ezilerek yarım bırakıldı.
Köylerin bu yapısal reformlardan mahrum bırakılarak geri itilmesi, Türkiye sosyolojisinde telafisi imkansız bir gedik açtı. Köyünde tutunamayan ve yerinde modernleşemeyen milyonlar, ilerleyen yıllarda kentlerin çeperlerine akın etti. Bu kontrolsüz göç; ne tam şehirli olabilen ne de köylü kalabilen, arada sıkışmış kitleler yarattı. Kentlerin etrafını saran gecekondulaşma, kültürel düzlemde kendini köksüz ve melez bir arabesk kültür olarak var etti. Bugün karşı karşıya kaldığımız bu sosyolojik yarılma, eğitimin altyapıdan koparılmasının tarihsel faturasıdır ve bizi yapısal olarak bir nevi "Latin Amerikalılaşma" tehlikesiyle baş başa bırakmıştır.
Yazar: Umut Selvi
Yorumlar
Yorum Gönder