Bazı kitaplar daha kapağını açmadan insanda bir mesafe duygusu yaratır. Özellikle de kısa sürede büyük bir popülerliğe ulaşmış, herkesin elinde gördüğünüz, sosyal medyada ve kitap kulüplerinde sürekli karşınıza çıkan eserlerse... Ben de genellikle böyle kitaplara temkinli yaklaşırım. Bir kitabın bir anda bu kadar sevilmesi, ister istemez bende niteliğine dair soru işaretleri oluşturur. V. E. Schwab'ın ya da Matt Haig'in kitaplarında hissettiğim o ön yargıyı, V. Evans'ın Türkçede Muhabbet adıyla yayımlanan romanına başlarken de hissettim.
Oysa kitabı bitirdiğimde, gördüğü ilginin hakkını verdiğini düşündüğüm eserlerden biriyle karşı karşıya olduğumu kabul etmem gerekti.
Her şeyden önce Muhabbet, benim en sevdiğim anlatım biçimlerinden biri üzerine kurulmuş bir roman: mektuplar. Mektuplar, e-postalar ve yazışmalar aracılığıyla ilerleyen hikâye, yetmişli yaşlarına gelmiş Sybil adlı bir kadının kendini arayışını anlatıyor. Evet, insanın kendini arama yolculuğu belirli bir yaşta sona ermiyor. Romanın belki de en etkileyici taraflarından biri, bunu son derece doğal ve sahici bir biçimde hissettirebilmesi.
Evans'ın kurduğu yapı beni en çok etkileyen yönlerden biri oldu. Sybil'in yazdığı mektuplar ve ona gelen cevaplar yalnızca olay örgüsünü ilerletmekle kalmıyor; karakterlerin geçmişlerini, kırgınlıklarını, sırlarını ve eksik kalmış yanlarını da katman katman açığa çıkarıyor. Her yeni mektup, daha önce karanlıkta kalan bir noktayı aydınlatırken aynı zamanda yeni sorular doğuruyor. Okur olarak merakınız hiç azalmıyor. Romanın ritmini belirleyen de tam olarak bu ustalık.
Kitabı okurken sık sık durup düşündüğümü fark ettim. Sybil'in çırpınışları, kendini bulma çabası, yaşlılığın beraberinde getirdiği güçlükler, aile kavramı, yalnızlık, aidiyet ve insanın hayatının herhangi bir döneminde yeniden başlayabilme ihtimali... Bunların her biri zihnimde uzun süre yer etti. Bazı romanlar yalnızca hikâye anlatır; bazıları ise okurla birlikte düşünür. Muhabbet benim için ikinci gruba dahil oldu.
Yazarın hikâyesi de roman kadar etkileyici. Pek çok yazma girişimi sonuçsuz kalmış bir yazarın, bir arkadaşının çocuğunu kaybetmesinin ardından kaleme aldığı bu eserle görünür hâle gelmesi beni ayrıca etkiledi. Bir yanıyla umut verici, bir yanıyla da yaratıcı üretimin ne kadar beklenmedik yerlerden doğabileceğini hatırlatan bir hikâye bu. Açıkçası beni motive ettiğini de söylemeliyim.
Roman bana bir kez daha şunu hatırlattı: İnsanlara ulaşmanın tek yolu doğrusal ve alışıldık kurgu biçimlerine bağlı kalmak değil. Türler arasında dolaşmak, farklı anlatım araçlarından yararlanmak, hikâyeyi başka biçimlerde kurmak mümkün. Belki de bu yüzden mektup romanlar beni her zaman daha fazla cezbediyor. Okurla yazar arasında daha samimi, daha doğrudan bir bağ kurabiliyorlar.
Muhabbet'i okurken zaman zaman kıskançlığa benzeyen ama aslında hayranlıktan doğan bir duygu hissettim. Bir yazar olarak değilse bile yazmaya gönül vermiş biri olarak, "Keşke ben yazabilseydim bu kitabı" dediğim romanlardan biri oldu. Bu, benim için bir eser hakkında söylenebilecek en büyük övgülerden biridir.
Ön yargıyla başladığım okuma serüveni, bugün çevreme gönül rahatlığıyla tavsiye ettiğim bir romanla son buldu. Kitabı bitirdiğimde onu kütüphanemin en sevdiğim köşelerinden birine yerleştirirken, Sybil'in hikâyesinin uzun süre benimle kalacağını biliyordum.
Bu yazıyı okuyan herkese de aynı şeyi söylemek istiyorum: Eğer yolunuz henüz Muhabbet ile kesişmediyse, ona bir şans verin. Büyük ihtimalle siz de Sybil'in mektupları arasında kendinizden bir parça bulacaksınız.
Yorumlar
Yorum Gönder