İnsan kendisinin arkeoloğu olmalı ilkin; kendi zamanının katmanları arasında yürümeyi, unuttuğu şeylerin tozunu nazikçe fırçalamayı bilmeli. Dün, eski bir dostun gönderdiği tek bir fotoğraf karesiyle yeniden fark ettim kendi ürünlerimin önemini. Yirmi üç yıl önce, henüz yolun çok başındayken bir kitabın ilk sayfasına iliştirdiğim minik bir şiir ve alelade bir doğum günü tebriği... Zamanın o muazzam hızında büsbütün unuttuğum, upuzun yılların gerisinde bıraktığım bir imza.
Lise yıllarımdan bu yana kıyıda köşede kalmış defterlere, kitap kenarlarına bir şeyler karalarken günün birinde dönüp kendi kişisel tarihimi bu satırlardan okuyacağımı hiç düşünmemiştim tabii. İnsan gençken geleceğe doğru koşar ve arkasında bıraktığı izlerin bir gün hayati birer sığınağa dönüşeceğini tahmin edemez. Oysa yıllar usulca akıp geçtiğinde, hoyratça harcanan günlere dair en küçük kelimeye dahi muhtaç kalabilir insan.Şimdilerde keşke diyorum; keşke o eski defterlerin, sararmış yaprakların hepsine yeniden dokunabilsem, telaşlı gençliğimin bıraktığı izleri tek tek okuyabilsem. Neyse ki şiirler kalmış geride; çeşitli dönemlerde tutulmuş günceler. Onlar yol kesişimlerine ait sessiz tanıklar gibi beni bekliyorlar. Onlar hayatımın farklı mevsimlerine ait birer arkeolojik buluntu aslında. Bir edebiyat tarihçisinin ya da eleştirmenin titizliğiyle başkalarının eserlerini çözümlerken aslında en çok da kendim için yapmam gereken şeyi ertelediğimi fark ettim. Kendi yazdıklarını okumak; o duygu ve düşünce atlasında kaybolmak, insanın kendi yol haritasına hakim olması demekmiş. Yayımlanan makaleler, denemeler, şiirler, sadece kendime fısıldadığım anılar ve gezi yazıları... Hepsi bu kazının kıymetli birer parçasıymış.
Bu noktada dijital dünyanın bize sunduğu sessiz arşivleri, blogları şükranla anmak gerek. Edebiyat Meclisi’nde kelimelerimi dünyayla paylaşmaya başlayalı tam on yedi yıl olmuş. Başka mecralarda, farklı niyetlerle ürettiğim siteler ve bloglar da oldu elbet. Hepsi nihayetinde aynı nehre dökülen küçük akarsular gibiydi. Bugün dönüp baktığımda, o sayfalarda karalanan her satırın içimdeki arkeoloğa nasıl da rehberlik ettiğini daha iyi anlıyorum. Yazmak, sadece o anın duygusunu aktarmak değil; gelecekteki yabancıya, yani bizzat kendimize gönderdiğimiz zamansız bir mektup da oluyor. Ara ara eski sayfalara sığınmayı, nereden başlayıp nasıl bir yol aldığımı görmeyi bu yüzden seviyorum. İnsan, kendi zamanının izini sürdükçe insan kalabiliyor çünkü.
Yorumlar
Yorum Gönder