Namık Kemal’in İntibah’ı, edebiyat tarihimizin raflarına alelacele iliştirilmiş bir "ilk roman" etiketinden çok daha fazlasını barındırır. Satır aralarından yükselen çatırtı, aslında bir uyanışın müjdecisi değil; bir devrin, bir aidiyetin ve bizzat öznenin trajik sonudur. Karşımızda duran metin, teknik acemiliklerin arkasına gizlenmiş devasa bir temsil ve adeta bir imparatorluğun entelektüel intiharıdır.
Her şey meşhur babasızlıkla başlar. Tanzimat romanının sokaklarında babasını kaybetmiş onlarca genç dolaşır; çünkü sokaklarında dolaştıkları imparatorlukta "Devlet Baba" çoktan
ruhunu teslim etmiştir. Ali Bey’in savrulmuşluğu, saray otoritesinin çözülüşüyle ortada kalan, batılılaşma rüzgârının önünde savrulan Tanzimat aydınının ta kendisidir. Romanın açılışındaki uzun, bezdirici bahar tasviri bile alelade bir biçim kusuru değildir aslında. Dünyanın öldükten sonra yeniden dirilişini müjdeleyen düzeni, Osmanlı’nın şaşaalı, her şeyin yerli yerinde olduğu yükseliş dönemine yakılan bir ağıttır diyebiliriz. Oysa yeni dünya, eski düzenin geometrisini çoktan bozmuştur. Dikkat edin; Ali Bey’in kendi evi, aidiyeti, kökleri silik ve tasvirsizdir. Buna karşın Mehpeyker’in evi, yani o yeni ve tekinsiz dünya, tüm cazibesi ve detaylarıyla parıldamaktadır. Ali Bey’in zihnindeki dağınıklık, Batı’ya açılmak isteyen ama Batı’nın getireceği yıkımdan, eskinin tamamen silineceği gerçeğinden ölesiye korkan Tanzimat aydınının kolektif anksiyetesidir diyebiliriz.
Bu bağlamda karakterler etten kemikten birer varlık olmanın ötesine geçerek coğrafyaların ve zihniyetlerin çarpışma alanına dönüşür. Mehpeyker, sadece ahlakı bozuk bir "kötü kadın" değildir; o, Ali Bey’in hissettiği marazi arzuyla birlikte, uğruna yıkıma koşulan göz alıcı Batı’dır. Dilaşub ise Osmanlı’nın elinden kayıp giden kayıp öz, ulaşılmaz bir sessizliğin içine gömülmüş Doğu’dur. Finaldeki dehşet verici infaz sahnesi, medeniyetlerin anatomik bir haritasını çıkarır önümüze: Mehpeyker beyninden vurulur, Dilaşub ise kalbinden hançerlenir. Klasik dünyanın ikiliği rasyonalize edilmiştir artık; rasyonel Batı aklı simgelerken, Doğu artık sadece alaya alınan, modası geçmiş bir vicdan temsili olarak yüreğinden yaralanmıştır.
Belki de bu yüzden, Namık Kemal’in sahnede can bulan tiyatroları bu romandan çok daha başarılıdır. Çünkü İntibah, taşınması imkansız bir alegorik yükün altında ezilir; karakterlerin her biri bir fikrin hamalıdır ve bu yükün ağırlığıyla romanın sonunda hepsi birden ölür. Ortada ne muzaffer bir fikir ne de ders alınacak bir ahlak hikayesi kalır; geriye sadece sessizliğin acısı ve yası kalmıştır. Eserin net, didaktik bir özünün olmaması, tam da bu alegorik ölümlerin yarattığı boşluktan kaynaklanır. İntibah, Türk romanının doğuşunu müjdeleyen bir şafak vakti değil, aksine temsillerin, aidiyetin ve eski, korunaklı öznenin batışını ilan eden görkemli bir hikayedir.
Yazar: Umut Selvi
Yorumlar
Yorum Gönder