Türk edebiyatının modernleşme serüveninde, sanatçılar pusulalarını Batı’ya çevirdiği andan itibaren tüm yollar Paris’e çıkmaya başladı. Kimileri için bu şehir bir "hürriyet" kaçışı kimileri için de bir güzellik laboratuvarı kimileri içinse hiç gidilemeyen ama mısralarda kalan bir hayaldi. Bugün, bu kadim şehrin sokaklarında adımları yankılanan sanatçılarımızın izini sürüyoruz.
İlk Adımlar: Şinasi’den Molière’e Akıl ve Mizah
Paris’e giden ilk edebiyatçımız İbrahim Şinasi, oraya sadece dil öğrenmeye değil bir zihniyet değişimini sırtlanmaya gitmişti. Onun 1849’daki Paris yolculuğu, Türk edebiyatında "akıl" çağının başlangıcıdır.
Bu etkinin en somut meyvelerini ise Ahmet Vefik Paşa’nın dehasında görüyoruz. Vefik Paşa, Paris’te elçilik yaparken Fransız tiyatrosunun babası Molière’i Türk edebiyatına öyle bir adapte etmiştir ki, Parisli Scapin, bizim sahnelerimizde adeta milli bir karaktere dönüşmüştür. Edebiyatımızdaki o meşhur "Fransız etkisi", işte bu sağlam çeviri ve adaptasyon temelleri üzerinde yükselmiştir.
Tanpınar’ın "Eşik" Sancısı: Bir Huzursuzluk Şehri
Ahmet Hamdi Tanpınar için Paris, yıllarca süren bir "hasret" ve "imkânsızlık" denklemidir. Maddi zorluklar nedeniyle ömrünün büyük kısmını bu şehre gidebilme hayaliyle geçiren Tanpınar, nihayet 1953’te üniversite bursuyla oraya vardığında çocuksu bir neşe ile derin bir melankoliyi aynı anda yaşamıştır.
AHT mektuplarında Paris sokaklarını arşınlarken duyduğu meşhur "eşik" hissini anlatır. Maddiyatın yetmeyişi onu her ne kadar kısıtlasa da Louvre Müzesi’nde geçirdiği saatler ve Seine kıyısındaki yürüyüşleri onun estetik dünyasına çok şey katmıştır. Tanpınar için Paris, kaybedilmiş bir zamanın peşinde koştuğu sıra muazzam bir dekor olmuştur.
Eyüboğlu Kardeşler ve "Mavi"nin Paris Tonu
Paris denince Bedri Rahmi ve Sabahattin Eyüboğlu’nu anmamak olmaz. Onlar, Paris’in bohem hayatını Anadolu’nun nakışıyla birleştiren köprüdür. Bedri Rahmi’nin Lhote Atölyesi’ndeki çalışmaları, Türk resminde ve şiirinde Paris ekolünün nasıl yerelleşebileceğinin en güzel kanıtıdır. Onlar için Paris, öğrenilen bilgiyi alıp memleket toprağına ekmek için bir duraktı.
Savaşın Ortasında Bir Şair: Cahit Sıtkı ve Efsanevi Kaçış
Edebiyat tarihimizin en dramatik ve sinematografik anlarından biri Cahit Sıtkı Tarancı’ya aittir. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde ve Alman orduları Paris’e girmek üzereyken Cahit Sıtkı şehri terk etmek zorunda kalır. Ancak tren bulamaz. Çözümü ise çok şairanedir: Bir bisiklet satın alır. Paris’ten Lyon’a kadar pedal çevirerek savaştan ve işgalden kaçan şairin bu yolculuğu, edebiyatımızın en hüzünlü ve etkileyici kaçış hikâyelerinden biridir.
Avrupa’da Bir Cevelan: Modernlik ve Hayal Arasında
Ahmet Mithat Efendi’nin 1889 Paris Dünya Sergisi vesilesiyle kaleme aldığı Avrupa’da Bir Cevelan, bir seyahatnameden ziyade, Osmanlı aydınının Batı medeniyetinin ihtişamlı ve bir o kadar da karmaşık çarklarıyla kurduğu ilk devasa randevudur. Efendi, vapur güvertesinden tren vagonlarına kadar her durakta okuyucusunun elinden tutar; Eyfel Kulesi’nin yeni yükselen gölgesinden Avrupa’nın sanayi dişlilerine, tiyatro salonlarından otel lobilerine kadar her detayı "halkın hocası" edasıyla, hayret ve rasyonalizm arasında gidip gelen bir merakla anlatır. Onun bu "cevelanı", Türk edebiyatında Paris’i sadece romantik bir ışıklar şehri olarak değil aynı zamanda öğrenilmesi, incelenmesi ve bir gün mutlaka aşılması gereken bir modernlik laboratuvarı olarak gören o meşhur geleneğin de ilk kapsamlı raporudur.
Ve Kaptan: Attila İlhan
Son sözü elbette "Kaptan"a bırakmalıyız. Attila İlhan, Paris’i en çok içselleştiren, kasketi ve yağmurluğuyla o sokaklara en çok yakışan isimdi. Onun Paris’i, akşamüstleri yağmur yağan, puslu ve siyasi tartışmalarla yüklü, gerilimli bir şehirdir.
"Kaptan" şiiri ve onun genel poetikası, Paris’te tanıştığı Marksizm, varoluşçuluk ve Batı kültürüyle harmanlanmış bir başkaldırıdır. Attila İlhan için Paris, bir kaçış değil, bir hesaplaşma ve kendini bulma alanı olmuştur.
Yorumlar
Yorum Gönder