Türk edebiyatının "Şair-i Azam"ı yani en büyük şairi olarak anılan Abdülhak Hamit Tarhan denilince akla ilk gelen, eşi Fatma Hanım’ın ölümü üzerine yazdığı o sarsıcı "Makber" şiiridir. "Eyvah ne yer ne yar kaldı / Gönlüm dolu ah ü zar kaldı" mısralarıyla ölümü ve kaybı edebiyatımızın merkezine oturtan Hamit, aslında sadece kederin değil, hayatın en renkli ve bazen de en "tuhaf" labirentlerinin şairiydi.
Bugün gelin, Aynur Demircan’ın değerli tezinden ve Hamit’in kendi anılarından yola çıkarak; hüzün, aşk ve hayret verici kıskançlıklar arasında mekik dokuyan o ilginç dünyaya bir göz atalım.
"Gül Seven Niçin Sümbül Sevmesin?"
Hamit’in hayatı, birbirine zıt duyguların aynı anda yaşandığı bir sahne gibiydi. Fatma Hanım’ın vefatından sonra Beyrut’ta adeta manen intihar ettiğini söylerken kısa süre sonra Çamlıca’daki köşkünde yeniden doğduğunu haykırabiliyordu. İlk eşine duyduğu derin bağlılık, onun diğer kadınlara olan zaafını hiçbir zaman engellemedi.
İkinci eşi İngiliz Nelly Clower ile evliyken yaşadığı bir aşk üçgenini kendi kelimeleriyle şöyle itiraf ediyordu:
"Refikam Nelly Hanım’ı bırakmış değildim. İki tarafı da mümkün mertebe idare ediyordum. Gül seven niçin sümbül sevmesin?"
Hatta bu "idare etme" sanatını o kadar ileri götürmüştü ki, 1900 Paris Sergisi'ne hem eşini hem de metresi Miss Ashly’yi ayrı zamanlarda götürerek durumu ustalıkla yönetmişti.
Titizliğin Sonu: 20 Günlük Evlilik
Hamit’in kadınlarla olan ilişkilerinde tek belirleyici unsur aşk değildi; bazen küçücük bir detay tüm dünyasını başına yıkabiliyordu. Nelly’nin ölümünden sonra teselli arayan şaire, kız kardeşi Cemile Hanım’ı uygun görmüştü. Ancak bu evlilik sadece 20 gün sürdü. Sebebi ise modern bir insana oldukça garip gelebilir:
Hamit bir sabah uyandığında, yeni eşi Cemile Hanım’ı kendisini memnun etmek için elbiselerini temizlerken görür. Şair, bir kadını bu kadar "evcil" ve "hizmetkar" rolünde görmeye tahammül edememiş olacak ki derhal boşanma kararı alır. Şair-i Azam için kadın, temizlik yapan bir eş değil ilham veren bir "maşuka" kalmalıydı.
Kendi Eliyle Evlendirip Kapısında Ağlamak: Lüsyen ve Kont Soranzo
Hamit’in hayatındaki en sıra dışı perde ise son eşi Lüsyen Hanım ile yaşandı. Aralarındaki yaş farkı, Hamit’i hem büyük bir sevdaya hem de marazi bir kıskançlığa sürüklemişti. Kendisi öldükten sonra Lüsyen’in yalnız kalmasına gönlü razı gelmiyordu; fakat onu bir başkasıyla düşünmek de canını yakıyordu.
Sonunda Hamit, akıllara durgunluk veren bir şey yaptı: Lüsyen’in bir İtalyan asilzadesi olan Kont Soranzo ile evlenmesine bizzat telkin ve müsaade etti. İşin en dramatik kısmı ise düğünden sonra yaşandı. Yeni evli çift otelde kalırken, Hamit yan odada veya yakın bir mesafede, kendi yarattığı bu durumun acısıyla sabaha kadar gözyaşı dökmüştü.
Sonuç
Abdülhak Hamit Tarhan, sadece yazdıklarıyla değil, bizzat yaşadıklarıyla da Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan o sancılı geçişin, "modern" insanın çelişkilerle dolu ruhunun ilk temsilcisiydi. O, ölümü Makber ile kutsarken, hayatı da tüm günahları ve tutkularıyla kucaklamaktan geri durmadı.
Peki sizce, bir şairi "âzâm" yapan sadece kalemi midir, yoksa bu denli uçlarda yaşadığı hayatı mı?
Bu blog yazısı, Aynur Demircan’ın "Abdülhak Hamit Tarhan’ın Şiirlerinde Kadın" adlı tezinden ve şairin hatıralarından derlenmiştir.
Yorumlar
Yorum Gönder