*Yazı pandeminin yaşandığı günlerde kaleme alınmıştır.
Dünya bugünlerde (ve tarih boyunca) görünmez düşmanlarla savaşırken dönüp geriye baktığımızda sanatın bu acıyla nasıl yoğrulduğunu görüyoruz. Gündem salgın olunca; yediğimiz, içtiğimiz ve kuşkusuz okuduğumuz da "salgın" oluyor. Gelin, Anadolu topraklarından Avrupa’nın karanlık koridorlarına kadar edebiyatımızın hastalıkla imtihanına yakından bakalım.
Bir Gözün Kaybı, Bir Gönlün Aydınlığı: Âşık Veysel
Salgın denince akla gelen ilk isimlerden biri, Sivas'ın kavurucu tozunda sağ gözünü bir "suçiçeği" (varisella) salgınında yitiren Âşık Veysel’dir. Henüz yedi yaşındayken dünyası kararan Veysel, o meşum günü kendi üslubunca şöyle mısralara döker:
Genç yaşımda felek vurdu başıma Aldırdım iki elimden gözümü Yeni değmiş idim yedi yaşıma Kayıp ettim baharımı yazımı
Veysel’in hikayesi sadece bir hastalık değil, aynı zamanda bir talihsizlikler silsilesidir. Sol gözüne inen perdeyi aldırmak üzereyken bir öküzün boynuz darbesiyle tam karanlığa gömülmesi, aslında Türk edebiyatının en yanık türkülerinin de doğum sancısıdır.
Toplumsal Yozlaşmanın Aynası: Zaniyeler ve Sözde Kızlar
yüzyılın başlarında, Batılılaşma sancıları ve savaşın getirdiği sefalet, edebiyatımıza bambaşka bir "salgın" türünü soktu: Zührevi hastalıklar.
Selâhaddin Enis (Zaniyeler): Türkiye’nin "Emile Zola"sı olarak anılan Enis, romanında savaş yıllarının İstanbul’undaki ahlaki bozulmayı belsoğukluğu üzerinden anlatır.
Peyami Safa (Sözde Kızlar): Romanda Behiç karakterinin Viyana’dan kaptığı "frengi"yi bile isteye başkalarına bulaştırması, dönemin toplumsal çürümesini en çıplak haliyle gözler önüne serer.
Kara Ölümün Mersiyesi: Şeyyad Hamza
yüzyılda Anadolu, sadece Moğol istilasıyla değil, köyleri kasıp kavuran veba ile de sarsılıyordu. Divan şairi Şeyyad Hamza, kızını ve yakınlarını bu salgına kurban verdiğinde yazdığı mersiye ile yüzyıllar öncesinin dramasını bugüne taşır:
Veba n’olur, kaza-i asumandur. Yidi yüz kırk tokuzunda Resûl’ün Veba geldi halayıka ayandur
Namık Kemal’in Kolera Günlükleri ve "İnce Hastalık"
1831 ve 1865 İstanbul kolera salgınları, dönemin aydınlarını da evlerine hapsetmişti. Namık Kemal, mektuplarında dostlarına koleradan nasıl korunacaklarını anlatırken, aslında bir "eylem insanı" olarak dostlarını koruma telaşındadır.
Ancak edebiyatı en çok şekillendiren kuşkusuz Verem (Tüberküloz) olmuştur. "Mezarlık edebiyatı"nı doğuran bu hastalık; Abdülhak Hamid’in oyunlarından, hayatlarının baharında veda eden Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un hüzünlü hikayelerine kadar sinmiştir. Uslu’nun o meşhur dizeleri sanki bugünün belirsizliğine de seslenir:
Meseleyi o saat anladım Anladım ama, iş işten geçmiş ola Şöyle bir etrafıma baktım, Baktım ki yaşamak güzeldi hâlâ
Bardağın Dolu Tarafı
Bugün Covid-19 ile imtihanımız sürerken, edebiyat tarihçileri bu dönemin izlerini not ediyor. Belki de bu süreç; Decameron veya Kolera Günlerinde Aşk gibi kült eserlerin modern versiyonlarının doğmasına vesile olacak.
Tarih gösteriyor ki; insanlık ne kadar büyük acılar çekerse çeksin, sanat o acıdan bir umut ve ölümsüz bir eser çıkarmayı her zaman başarıyor.
Sağlıcakla kalın!
Yorumlar
Yorum Gönder