Edebiyat bazen sadece kelimelerle değil, kimliklerle de oynanan devasa bir satranç tahtasına dönüşüyor. Geçenlerde Onur Caymaz’ın, nam-ı diğer Vefa T.’nin İntihar Süsü kitabını elime aldığımda, bu kadim oyunun ne kadar sarsıcı olabileceğini bir kez daha hissettim. Caymaz, Vefa T. adıyla dergilere şiirler gönderip kabul ettirmiş, hatta telif bile almış; sonra da bu personanın intiharıyla biten gerilimli bir kurgu inşa etmiş. Bu sadece bir "takma isim" meselesi değil; bu, ete kemiğe bürünmüş bir ruh yaratma sanatı.
Kendi Hayaletimle Tanışın: Sunay Toprak
İtiraf etmeliyim ki, bu yola ben de baş koydum. Bir dönem, kendi ismimle kapılarını aralayamadığım, kalemime mesafe koyan dergileri test etmek için Sunay Toprak adında bir persona yarattım. Rumuz kullanmanın ötesinde bir şeydi bu; Sunay’ın bir geçmişi, bir edası, bir "dert anlatma" biçimi vardı. O eserleri yayımlatmak için bir karakteri yaşatmak, bazen yazarın kendi kimliğinin yarattığı önyargılardan kaçmak için tek çıkış yolu oluyor. Bir mecburiyet, bir sığınak...
Maskeli Balonun Ustaları
Bu oyunun piri şüphesiz Fernando Pessoa. O, sadece isim değiştirmedi; her biri farklı dünya görüşüne sahip onlarca "heteronim" yarattı. Ama bizim topraklarımızda da bu gelenek çok köklü.
Rabia Hatun: İsmail Hami Danişmend’in 13. yüzyıldan kalma bir şair gibi yutturduğu, aslında kendi (ve kısmen eşinin) kaleminden çıkan efsanevi kimlik. "Men ta senün yanunda dahi hasretem sana" diyen sesi, sahte bir mezarın bile yapılmasına yol açacak kadar inandırıcıydı.
Mehmet Ali Sel: Orhan Veli’nin, meşhur "Garip" çıkışından önce daha romantik sularda yüzdüğü limanıydı.
Server Bedi: Peyami Safa’nın geçim derdiyle yarattığı, ama Cingöz Recai ile yaratıcısını bile gölgede bırakan yalancı ikiziydi.
Kurgunun İçindeki Aynalar: Pamuk ve Atay
Bu durumu sadece gerçek hayatta bir gizlenme aracı olarak değil, romanın kalbinde bir kurgu ögesi olarak görmek de ayrı bir lezzet. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nde kendini romanın sonuna bir karakter olarak yerleştirerek gerçeği kurguyla tokatlar. Keza Oğuz Atay, Tutunamayanlar’da Selim Işık’ın peşindeki Turgut Özben aracılığıyla, aslında hepimizin içindeki "öteki" personayı, parçalanmış kimliği aratır bize.
Neden Başka Biri Oluruz?
Dünya edebiyatına baktığımızda dev isimlerin de bu oyuna muhtaç kaldığını görüyoruz. Romain Gary, Goncourt ödülünü ikinci kez alabilmek için Émile Ajar oldu ve bu sırrı mezarına götürürken "Çok eğlendim" dedi. Stephen King, sadece isminin hatırına mı okunduğunu anlamak için Richard Bachman olarak karanlık romanlar yazdı.
Persona yaratmak, yazarın kendi üslup prangalarından kurtulma çabasıdır. Kendi sesimizden yorulduğumuzda, başka birinin gırtlağıyla bağırmak bizi özgürleştirir. Vefa T.’nin dediği gibi, belki de "bazen atom, bazen şair" olmak gerekir; ama her zaman başka birinin gölgesinde hakikati arayarak...
Yorumlar
Yorum Gönder