Bazı kitaplar vardır, sadece okunmaz; koklanır, tadılır ve işitilir. Saygın Ersin’in kaleminden çıkan Pir-i Lezzet, tam olarak böyle bir eser. 17. yüzyıl Osmanlısının tozlu yollarından Topkapı Sarayı’nın devasa mutfaklarına (Matbah-ı Amire), Bağdat’tan Hint adalarına uzanan bu roman, mükemmel bir üslup ile "mükemmel ötesi" bir kurguyu birleştiriyor.
Gastronomi ve Mistisizmin Dansı
Bir lezzet tutkunu olarak söyleyebilirim ki, roman harika başlıyor. Baş karakterin ellerinden çıkan yemeklerin lezzetini okurken damağınızda hissediyorsunuz. Betimlemeler o kadar güçlü ki, mutfaktaki o hummalı çalışmanın, baharatların ve buharın içine çekiliyorsunuz. Vedat Milor’un bir söyleşisinde bu kitabı önermesi boşuna değilmiş; gastronomiye dair bu denli derinlikli ve iştah açıcı bir metne rastlamak her zaman mümkün olmuyor.
Kitap sadece mideye değil, ruha da hitap ediyor. Tarih, astronomi, astroloji ve psikoloji sevenler için adeta ilmek ilmek dokunmuş büyülü bir masal bu. Kelimeler bir üzüm salkımı gibi pürüzsüz ve sıralı dizilmiş.
Küçük Bir Eleştiri ve Öneri
Romanın akıcılığı tam tadında olsa da, yer yer karşımıza çıkan flashbacklerin (geriye dönüşlerin) hikayenin temposunu biraz zorladığını hissettim. Ayrıca içerikte Kamer’in şarkı söylediği bölümler gibi müzikal unsurlar bulunmasına rağmen, bu kısmın biraz "es geçildiğini" düşünüyorum. Müzik evrenseldir; özellikle yurt dışındaki okurlar için bu içerik müzikle zenginleştirilseydi, hikayenin o mistik atmosferine girmeleri çok daha kolay olabilirdi.
Okumadan Önce Küçük Bir Tavsiye
Eğer imkanınız varsa, bu kitaba başlamadan önce Topkapı Sarayı’nı bir gezmenizi öneririm. Bâb-ı Hümâyun’dan geçip Bâbüsselâm’dan içeri girmek, Alay Köşkü’nü ve Çinili Köşk’ü kendi gözlerinizle görmek, romandaki olayları kafanızda oturtmanıza inanılmaz yardımcı oluyor.
Sonuç olarak; Yemeyi, içmeyi, mistisizmi, aşkı ve tarihi seviyorsanız; "iyi ki okumuşum" diyeceğiniz bir şaheser sizi bekliyor. Aşçıbaşı ile birlikte 17. yüzyılın o büyülü dünyasına adım atmaya hazır olun.
Yorumlar
Yorum Gönder