Orhan Pamuk’un Çalışma Odası ve Yazarlık Konforu Üzerine

Son günlerde sosyal medya mecralarının o kendine has kakofonisi, Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un Beyoğlu sırtlarındaki, o meşhur Boğaz manzaralı çalışma odasına takılmış durumda. Tartışma tanıdık: "Yazar dediğin bu kadar konfor içinde mi üretir? Fakirlik çekmeden sahici edebiyat olur mu?"

Gelin, bu sığ suları biraz bulandırıp meselenin özüne, yani üretim sürecinin o meşakkatli mutfağına inelim.



Yazmak: Pürdikkat Bir İnşa Süreci

Hacimli bir eserin başına oturan yazar, aslında zihinsel bir mimari inşa eder. Kurguda mantıksal hataların olmaması, karakterlerin derinleşmesi ve metnin nitelikli bir zemine oturması için "pürdikkat" bir konsantrasyon şarttır. Dünya ve edebiyat piyasası yazarın hangi şartlar altında yazdığıyla ilgilenmez; günün sonunda ya o eser masaya konur ya da sessizliğe gömülürsünüz. Bu, yazarın kendi iç savaşıdır.

Fildişi Kulelerden Sürgünlere: İki Farklı Durak

Edebiyat tarihine baktığımızda iki ana damar görürüz:

  1. Konforu ve Serveti Elinin Tersiyle İtenler: Nâzım Hikmet, Halide Edip Adıvar veya Namık Kemal gibi isimler... Paşa torunu ya da büyük servet varisi olmalarına rağmen, hayat görüşleri ve kalemleri uğruna konforu hiçe sayıp hapisleri, sürgünleri göze alan o sarsılmaz iradeler. Onların bu "feda" kültürü, metinlerine muazzam bir etik ağırlık katar.

  2. Yokluktan Cevher Çıkaranlar: Aziz Nesin, Kemal Tahir, Orhan Kemal ve hatta Dostoyevski... Onlar için yazmak, aç kalmaktan daha hayati bir meseledir. Hayatı bir yaşam biçimi olarak kağıda döken bu isimlerin eserlerindeki o "sahicilik" ve "tokat gibi çarpan gerçeklik", belki de tam olarak o diz boyu fakirliğin içinden süzülüp gelmiştir.

Pamuk’u Odasından Vurmak

Orhan Pamuk, varsıl bir aileden gelen ve bunu hiçbir zaman gizlemeyen bir yazar. Onu sahip olduğu imkanlar üzerinden eleştirmek, eserlerinin yetkinliğini "manzara" üzerinden tartmak ne kadar adil? Bundan otuz yıl önce bir yazarın çalışma odası, sadece edebiyat meraklılarının bildiği gizemli bir sığınaktı. Bugün ise sosyal medya çağının "görünürlük" hastalığı yüzünden, o sığınak bir "linç nesnesi" haline getiriliyor.

Asıl Mesele: Emeğin Adil Dönüşümü

Bir sanatçıyı varsıllık veya yoksulluk üzerinden kategorize etmek yerine, daha hayati sorular sormalıyız:

  • Bugünün toplumu nitelikli esere ne kadar değer veriyor?

  • Bir yazar, ürettiklerini yeni eserler üretebilmek için adil bir kazanca dönüştürebiliyor mu?

  • Yazarın emeğinden hak ettiği payı alabildiği bir düzeni nasıl inşa ederiz?

Eğer bir yazar, yazdıklarıyla insanca yaşayabileceği ve yeni eserlerine odaklanabileceği bir düzenin içindeyse, o eseri hangi manzaraya karşı yazdığının bir önemi kalmayacaktır. Sanatçıyı yoksulluğuyla kutsamak yerine, emeğin hukukunu tartışmak hepimiz için daha "hayırlı" olandır.

Yorumlar