Türk öykücülüğü, meddah geleneğinden modern kurguya evrilirken uzun ve engebeli bir yoldan geçti. Aziz Efendi’nin 1796’da kaleme aldığı Muhayyelat’ın üzerinden dile kolay 220 yıl geçmiş. Selim İleri’nin deyimiyle, olayları tarih ötesi bir zamanda geçse de mekanı İstanbul olan bu eser, aslında gerçeğe ve gerçekçi kavrayışa ilk yaklaşımlarımızdı.
Bugün geldiğimiz noktada ise bu görkemli binanın son katlarını çıkan isimlerden biri dikkat çekiyor: Mahir Ünsal Eriş.
Taşrayı Taşradan Görmek
Edebiyat tarihimiz; taşra görmeden taşrayı, savaşı görmeden savaşı anlatan yazarların "çöplüğü" olmuştur desek yeridir. Ancak samimiyeti yakalayanlar, adlarını sonraki kuşakların defterlerine yazdırabildiler. Eriş, yayımladığı “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” ve “Olduğu Kadar Güzeldik” kitaplarıyla tam da bu samimiyetin peşinde.
Mahir Ünsal’ın sunduğu en büyük konfor, son dönem öykücülüğümüzde eksikliği hissedilen takibi kolay kurgu ve dilde yalınlık. Tıpkı Memduh Şevket Esendal’ın dili yapay bir edebiyat dili olmaktan kurtarıp gündelik hayata adapte etmesi gibi, Eriş de pürüzsüz, akıcı bir söyleyişle çıkıyor karşımıza.
90’lar Türkiyesi: Sokakla Televizyon Arasındaki Çocukluk
Her kuşağın travması farklıdır. Ama 80 sonu ve 90 başı kuşağı bambaşkadır. Mahir Ünsal Eriş, tam da bu dönemin; televizyonun toplum yapısını değiştirmeye başladığı, apolitik rüzgarların estiği, bir gözü mahallede bir gözü ekranda olan o çocukların dünyasını anlatıyor.
Onun öyküleri bizi Marmara’nın kırsalında, Erdek’in sahil kahvelerinde, ilçe düğünlerinde ve otostopla seyahati yeni tanıyan genç dimağların arasında dolaştırıyor. Bu yönüyle Eriş: Haldun Taner’in 50’lerdeki sonradan görme zenginleri, Orhan Kemal’in sınıfsal çatışmaları, Sabahattin Ali’nin ezilmiş insanları anlatması ne kadar değerliyse, o kadar kıymetli bir iş yapıyor.
Sait Faik mi, Ömer Seyfettin mi?
Doğan Hızlan, Sait Faik ile Mahir Ünsal’ı ruh ikizi olarak görse de, bence Eriş hemşehrisi Ömer Seyfettin ile çok daha büyük ortaklıklara sahip. Sadece Balıkesir taşrasının kokusu değil, öykülerini kurgularken kullandıkları yöntemler de bu akrabalığı doğruluyor.
Kuyudan Dışarı Sıçramak
Ancak her yazarın bir "zindanı" vardır. Eriş’in en büyük tehlikesi, içine düştüğü tekrarlar ve sürekli birinci kişi (kahraman bakış açısı) anlatımına sığınması. Yazarın o meşhur Çin kıssasındaki gibi, gökyüzünü sadece kuyunun ağzından gördüğü kadar sanmaması gerek. Balıkesir taşrasının ve anı tadındaki kurgunun kısırlığına düşmeden, o kuyudan dışarı sıçraması bir sonraki aşama için hayati önemde.
Sonuç olarak; Mahir Ünsal Eriş, "olduğu kadar güzel" değil, edebiyatımızda gerçekten "özgün ve samimi" bir yer edinmeyi başarmış bir yazar. Kuyunun suyunda çok beklememesi dileğiyle...
Yorumlar
Yorum Gönder