Günümüzde sanat ve sanatçı, belki de hiç olmadığı kadar tuhaf bir paradoksun içinde hapsolmuş durumda. Bir yanda dijital dünyanın sunduğu sonsuz "görünürlük" imkânı, diğer yanda bu görünürlük uğruna feda edilen estetik ve entelektüel derinlik... Hikmet Hükümenoğlu’nun son romanı Bu Dünyada Yaşamak üzerine verdiği bir röportajda parmak bastığı gerçekler, tam da bu yaraya tuz basıyor: Sanatın ve sanatçının küçümsendiği, "meşhur olmanın" eser üretmekten daha kıymetli sayıldığı bir devrin içindeyiz. (02 13-20 Şubat Sayısı)
Vitrin, Eserin Önüne Geçtiğinde
Hükümenoğlu’nun romanındaki Fidan karakteri, bu trajedinin ete kemiğe bürünmüş hali gibi. Kültürel olarak donanımlı, kalıcı eserler üreten bir sanatçı olmasına rağmen; kocasının popüler bir dizi oyuncusu olması, toplum nezdinde Fidan’ın sanatçı kimliğinden daha büyük bir "güç" olarak algılanıyor. Öyle ki, bu güç zehri Fidan’ı bile içten içe heyecanlandırabiliyor.
Burada yaşadığımız sadece siyasal bir hegemonyadan ibaret değil; bireysel, hatta evliliklerin içine kadar sızmış bir kültürel iktidar çatışması. Bugün "ne ürettiğin" değil, "kaç kişi tarafından izlendiğin" tek geçer akçe haline gelmiş durumda. Algoritmalar, insanın en ilkel dürtülerine, yani vahşi bir merak ve tüketim açlığına hitap ederken saf sanatın o dingin ve derin sesi, gürültünün arasında kaybolup gidiyor.
"İnce Şeylere" Vakti Olmayanların Dünyası
Gülten Akın’ın o meşhur dizesinde dediği gibi; artık kimsenin "ince şeyleri anlamaya" vakti yok. İçine hapsolduğumuz sistem o kadar obur ki, sadece tüketmeyi ve hızı kutsuyor. Bu durum, antik çağdan beri süregelen o klasik "gençler yozlaştı" klişesinden çok daha derin bir erozyon.
Şaka gibi gelse de gerçek: Kitap okumaktan bunalan ama yazar olmayı hırs edinmiş bir kitle türedi. Çünkü artık amaç; bir derdi anlatmak veya bir estetik inşa etmek değil, sadece o "ün" koltuğuna oturup köşeyi dönmek. Üniversite bitirmenin iş bulmaya yetmediği bir iklimde, insanlar kısa yoldan parlamayı, kendini geliştirmeye tercih ediyor.
Umut Nerede?
Peki, bu debelenme hali ne kadar sürecek? İnsan ruhu, sanatın o iyileştirici ve sakinleştirici etkisinden mahrum kalarak ne kadar nefes alabilir?
Neyse ki tüketim çılgınlığının yarattığı bu boşluk, bazı zihinlerde yankı bulmaya başladı. Hızın içinde boğulan insanlık, yeniden "özümseme" davranışına dönmeye çalışan bilinçli adacıklar oluşturuyor. Okumak, okuduğu üzerine derin analizler yapmak ve sığ sulardan derinlere dalmak, bugün sanatçı ve sanatsever için yegâne umut ışığıdır.
Ezcümle; insan, özündeki o insanî değerleri yeniden kazandığında; çamura düşmüş bir altın misali kirlenen sanatın, üzerindeki tozdan arınıp yeniden parladığını göreceğiz. Sanat ölmez, sadece gerçek sahiplerini bekler.
Yorumlar
Yorum Gönder