Yasaklı Tenin Meşru Şiiri
Binlerce yıllık şiir geleneğimize baktığımızda, cinselliği bu denli cesaretle ve incelikle işleyen şair sayımız bir elin parmaklarını geçmez. Divan geleneğinin sonunda Sümbülzade Vehbi, Batılılaşma sancıları içinde Neyzen Tevfik ya da Orhan Veli’nin devrin zihniyetine takılan o utangaç denemeleri... Can Yücel’i ise o kendine has "sözünü sakınmaz" tavrıyla bu estetik kategoriden ayrı tutmak gerekir.
İşte tam bu noktada Cemal Süreya tekleşir. O, çıplaklığı ve cinselliği öyle usturuplu, öyle doğal bir zemin üzerine inşa eder ki, şiirlerini okurken yüzünüz kızarmaz. Aksine, o ana şahitlik eder, empati kurar ve insana dair en doğal dürtünün lirik bir şölene dönüşünü izlersiniz.
"San" Şiiri: Bir Solukta Dünya ve Ten
Özellikle "San" şiirini düşünün... Şair orada öyle şaşırtıcı imgeler kurar ki; soluğunu bir kuşa, sonra bir ata benzeterek dünyanın o amansız gelip geçiciliğine "erotik" bir selam gönderir. Onun şiirinde cinsellik, bir kışkırtma değil; nefes almak gibi, aşık olmak gibi hayatın tam merkezinde duran bir "insan olma" halidir.
Ulaşılamayan Sevgiliden, Dokunulan Sevgiliye
Edebiyatımız yüzyıllarca "ulaşılamayan", "hayali" ve "soyut" bir sevgili figürüyle beslendi. Cemal Süreya ise sevdanın tensellikten, yani dokunmaktan uzak kaldığı bu dünyaya yepyeni bir soluk getirdi. Okura, sevgiliye "dokunabilmenin" ve o tensel yakınlığın keyfini yaşattı.
O, şiirdeki büyük bir boşluğu; insanın ete kemiğe bürünmüş halini, utanmadan ama nezaketle doldurdu. Süreya’yı okumak, sevdanın sadece kalpte değil, tende de nasıl bir mucizeye dönüştüğünü keşfetmektir.
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların
Yüzünün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dört nala sevişmek lazım
Yorumlar
Yorum Gönder