Biliyorum, şimdi söyleyeceklerim pek çok "best-seller" listesine ve eleştirmene ters düşecek ama edebiyatın o dokunulmaz kutsallık zırhını biraz deşmenin vakti geldi. Konumuz, Batı’da yere göğe sığdırılamayan, adına filmler çekilen o meşhur "yaşama" mücadelesi.
Felaket Antolojisi mi, Roman mı?
Bir kitabın derinliği, kahramanının başına gelen felaketlerin sayısıyla ölçülseydi, karşımızda bir şaheser olurdu. Ancak edebiyat, olayları art arda dizme sanatı değildir; o olayların ruhumuzda bıraktığı tortunun dil ile inşa edilmesidir. Karşımızda, dünyanın tüm talihsizliklerini tek bir karakterin üzerine boca eden, bunu yaparken de karakteri derinleştirmek yerine tek boyutlu bir "kurban" olarak bırakan bir metin var. Evet tam manasıyla düşüncem budur.
"Kim Bilebilirdi ki?" Tekdüzeliği
Yalın anlatıya her zaman kapımız açık. Sokağın dilini yakalama isteğini de anlayabilirim ancak "yalınlık" ile "yetersizlik" arasındaki çizgi bazen çok inceliyor. Bir romanda, bir sonraki felaketi haber veren o malum cümle kalıplarının onlarca kez tekrarlanması, yazarın anlatı imkanlarının ne kadar kısıtlı olduğunun bir itirafı gibi. Aksiyonu diri tutmak için "kim bilebilirdi ki" kalıbını onlarca kez kullanmak pek mantıklı gelmedi bana.
Siyasi Saikler ve Batı’nın "Araçsal" Sevgisi
Gelelim asıl meseleye: Bu kitap neden bu kadar çok sevildi? Cevabı belki de metnin estetik değerinde değil, kullanılabilirliğinde aramalıyız. Çin Kültür Devrimi’ni sertçe eleştiren, parti politikalarının acımasızlığını vitrine koyan her eser, Batı dünyasında "cesur bir başyapıt" olarak selamlanmaya çok müsait. Siyasi bir eleştirinin aracı haline getirilen edebiyat, estetikten taviz verdiğinde ortaya çıkan şey maalesef sanatsal bir doygunluk değil, sadece bir "belge" niteliği taşıyor. Metnin salt bir melodram duygusallığı taşımasıyla açıklanamayacak bir popülerite bu anlayacağınız.
Yorumlar
Yorum Gönder