Doğanın Kalbinde Bir Rutin Güzellemesi: Tren Düşleri

Bazı filmler sadece hikaye anlatmaz; size bir dünya vadeder, bir atmosferin içine bırakır ve orada nefes almanızı bekler. Geçtiğimiz günlerde izlediğim ve Oscar adaylığıyla adından söz ettiren "Tren Düşleri" (Train Dreams), tam da böyle bir deneyimdi. Filmi izlerken zihnimde sürekli bir başka başyapıt yankılandı: Wim Wenders’ın "Perfect Days"i.

İlk bakışta Montana’nın vahşi doğasında bir oduncunun sert yaşamı ile Tokyo’nun modern keşmekeşinde bir temizlik işçisinin rutin hayatı arasında uçurumlar var gibi görünebilir. Ancak her iki film de merkezine; kendi halinde yaşayan, yalnızlığı uçlarda duyumsayan ve hayatı sekanslar halinde bir "rutin güzellemesine" dönüştüren kahramanları alıyor.



Görsel Bir Şiir ve Sesin Gücü

Filmin görüntü yönetmeni, hayata ve doğaya dair öyle müthiş kareler yakalamış ki; yaşamın güzelliğini, doğanın o sarsılmaz gücünü ve insan ruhunun derinliklerindeki acıyı kelimelere dökmeden anlatmayı başarmış. Bu görselliğe eşlik eden etkileyici müzikler, hikayeyi bir film olmaktan çıkarıp epik bir ağıta dönüştürüyor.

Hikaye, muhteşem karakter oyuncusu Will Patton’ın sesiyle hayat buluyor. Henüz doğum tarihini bile bilmeyen, 1900’lerin başında bir yetim olarak tanıdığımız Robert Grainier (Joel Edgerton) ile tanışıyoruz. 

Robert’ın dünyası kısıtlı ve Montana’da bir nehir kenarında karısı Gladys ve kızıyla kurduğu o mütevazı ev, onun tüm evreni olmuş durumda. Amerika’nın kuzeybatısındaki köklerinden asla kopmadan geçirdiği bu "sıradan" hayat, aslında sadeliğin içindeki o devasa bilgeliği barındırıyor.

Geçmişin ve Geleceğin Arasında Bir Köprü

Joel Edgerton, Robert karakterinde adeta bir "izleyici avatarı" gibi hareket ediyor. Dünyayı ve insanları içine çekiyor, diğer oduncuların hikayelerini dinliyor ve aktarılan kadim bilgiyi özümsüyor. Özellikle William H. Macy’nin canlandırdığı Arn Peeples karakterinin sekansları, filmin felsefi yükünü omuzluyor. Arn’ın 500 yıllık ağaçları keserken, aslında o eski dünyayı nasıl yok ettiklerine ve yerine neyi koyduklarına dair söylemleri, modern insanın doğayla olan sancılı bağını yüzümüze çarpıyor.

"Birçok film 'her şey birbirine bağlıdır' diye bağırır; ancak çok azı sizi sadece bugüne değil, sizden önceki ve sizden sonraki dünyaya bu kadar samimiyetle bağlayabilir."

Bir Gözlemcinin Sessiz Çığlığı

Robert Grainier, film boyunca esasen bir gözlemci konumunda. Ancak Edgerton’ın ustalığı tam da burada devreye giriyor; o durgun yüzeyin altında kopan duygusal fırtınaları, az sayıdaki arkadaşına ve temas ettiği insanlara karşı gösterdiği o naif nazikliği iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Tren Düşleri, Perfect Days’e göre kuşkusuz daha büyük bir dram barındırıyor. Ancak hikayenin izleyiciye veriliş biçimi, hayatı sorgulatan replikleri ve karakterlerin o vakur duruşu, her iki filmi de benim gözümde aynı ruhun parçası kılıyor.

Eğer siz de sinemada aksiyonun değil, atmosferin ve insan ruhunun izini sürmeyi seviyorsanız; bu modern klasiği mutlaka listenize ekleyin.

Yorumlar