Bahçıvan ve Ölüm, uzunca bir süre kitabevlerinin girişinde
ve "çok satanlar" raflarında beni selamlayıp durdu. Kendi adıma 2025
yılı boyunca bu kitabı ne zaman görsem, popüler olana karşı beslediğim o kronik
ön yargı nedeniyle mesafemi korudum. Ancak senenin sonunda, o yılın en çok ses
getiren eserlerini (kişisel gelişim kitaplarını dışarıda tutarak) okumaya karar
verince, sayfalarını araladığım ilk kitap da bu oldu.
Kapağında "roman" ibaresi yer alsa da, Georgi
Gospodinov’un bu eserine tek bir türün gömleğini giydirmek pek kolay değil.
Zaten yazarın kendisi de kitabın sonuna doğru, yazdıklarını nasıl
tanımlayabileceğimize dair çeşitli ipuçları bırakıyor. Bahçıvan ve Ölüm’ü,
otobiyografik izler taşıyan, anı ve anlatı sınırlarında gezinen bir roman
olarak tanımlamak daha doğru olur.
Gospodinov ile bu kitap vesilesiyle tanışmış oldum. Komşu bir ülkenin, bizden çokça iz taşıyan insan yaşayışına ve kültürüne onun satırlarından tanıklık etmek büyük bir keyifti. Yazarın üslubundaki o büyüleyici akıcılığın, sokağın diline yaklaşan samimiyetinin yanı sıra, şiire gönül vermiş bir entelektüel olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
Şair kökenli yazarların dile hâkimiyetleri ve sözcüklerle oynamaktaki maharetleri kendisini hemen belli ediyor. Ne zaman dilinden büyük keyif aldığım bir roman okusam, yazarın geçmişini kazıdığımda altından mutlaka dizeler çıkıyor. Tıpkı bizim edebiyatımızdaki Attilâ İlhan, Melih Cevdet Anday veya Murathan Mungan gibi; Gospodinov da kelimeleri bir şair titizliğiyle işliyor.
Benim için kitabın en etkileyici sekansları, ölüm sonrası
sürece dair anımsamalardı. Gospodinov, bu bölümlerde tam bir bilinç akışı
tekniğiyle duygularını sansürsüzce aktarmış.
Aranızda bu kitabı okuyanlar varsa, yorumlarda sizi en çok etkileyen bölümü paylaşmanızı çok isterim. Bir sonraki kitapta görüşmek dileğiyle.
Yorumlar
Yorum Gönder