Son birkaç gündür X (Twitter) semalarında toz duman birbirine karışmış durumda. Tartışmanın fitilini ateşleyen, Fuat Sevimay’ın meyhane kültürü ile edebiyatı harmanladığı "deneyim atölyesi" oldu. Kimileri bu etkinliğin maliyetini (kişi başı 2500-3000 TL bandında olduğu söyleniyor) "edebiyat kisvesi altında para söğüşlemek" olarak nitelerken, kimileri de yazarların bu tip "şov" ve etkinliklerle para kazanmasını sonuna kadar destekliyor.
Ben bu tartışmaları takip ederken Cem Akaş’ın "Yazarın Geçinme Hakkı" üzerine yazdığı gerçekçi metinle karşılaştım. Akaş, yazarın bugünkü sistemdeki konumunu öyle net özetlemiş ki aslında Sevimay’a yöneltilen eleştirilerin altındaki "romantik edebiyatçı" imgesinin ne kadar anakronik kaldığını yüzümüze çarpmış.
Sanatçı, Zanaatçı ve Pazarcı Arasındaki Denge
Akaş’ın da belirttiği gibi, bugünkü kapitalist düzende yazar aslında üç farklı şapka takıyor: Sanatçı, Zanaatçı ve Pazarcı. Sanatçı tarafımız, kimse para vermese de o metni üretmek zorunda hisseden tarafımızdır. Ancak iş hayata tutunmaya geldiğinde zanaatçı ve pazarcı kimlikleri devreye girmekte.
Akaş şöyle diyor:
"Zanaatkar fonksiyonu, yazma becerisini başkalarının hizmetine sokmasıyla ortaya çıkar: başkaları için sipariş üzerine metin yazar, iyi yazdığı için metinlerle ilgili işler üstlenir, başkalarına yazmayı öğretir... Pazarcı fonksiyonu ise kendi üretimine dikkat çekmek, tanıtmak, yaygınlaştırmak, sevdirmek, yeni müşteri kazanmak için yazarın yaptığı şeyleri kapsar."
İşte Sevimay’ın yaptığı tam olarak bu iki fonksiyonun kesişim kümesi: Bir edebi birikimi (zanaat) bir deneyim paketi haline getirip sunmak. (pazarlama).
"Peynirciye Var da Yazara Yok mu?"
Toplumda hâlâ edebiyatın "yarı-kutsal" bir alan olduğu ve bu işten para kazanmanın sanki sanata ihanetmiş gibi algılandığı bir damar var. Oysa bir peynir üreticisi, çok özel bir küflü peynir ürettiğinde ve piyasada karşılık bulamadığında kimseyi suçlayamıyorsa, yazar için de durum farklı değil.
Cem Akaş'ın şu tespiti çok kıymetli:
"Sırf yazıyor olduğu için yarı-kutsal bir konuma hak kazanmamıştır ki bireyler ve toplum onu yaşatmak ve beslemekle yükümlü olsun... Bugün sanatıyla geçinmek isteyen bir yazar, her üretici gibi tüketicinin nabzını tutmak, üretimini ona göre biçimlendirmek ve konumlandırmak, tüketiciyi tüketmeye ikna etmek zorundadır."
Fuzuli’den Atölyelere: Değişen Hamilik
Eskiden "hamilik" sistemi vardı. Divan edebiyatının dev ismi Fuzuli bile kaleminin gücüne bağlanan bir aylıkla yaşıyordu. Hatta meşhur Şikâyetnâme'si, aslında kesilen aylığı üzerine padişaha yazdığı bir "hak arama" metniydi.
Bugün devletlerin ya da soyluların yerini, "deneyim satın alan" okurlar veya yazarlık heveslileri aldı. Yazarlar artık yeteneklerini atölyeler aracılığıyla arz ediyor. Evet, piyasada "edebiyat öğretiyorum" diyerek insanları hayal kırıklığına uğratanlar, hatta dolandıranlar olabilir; ancak bu durum, dürüstçe emeğini ve birikimini pazarlayan yazarın meşruiyetine gölge düşürmemeli.
Sonuç Olarak...
Fuat Sevimay kimsenin kafasına silah dayayıp onu o masaya oturtmuyor. Ortada bir arz-talep dengesi var. Yazar, kendi markası için bir risk alıyor ve bir deneyim sunuyor. Bu bir ticari tercihtir ve eleştiriler de bu tercihin bir parçasıdır.
Üç kuruş telifle, dijitalleşen dünyada görünür kalmaya ve evine ekmek götürmeye çalışan edebiyat emekçilerini biraz rahat bırakmak lazım sanki. Sanatın romantizmi karın doyurmuyor; ama iyi bir atölye ya da yaratıcı bir etkinlik, bir yazarın bir sonraki kitabını yazabilmesi için gereken huzuru sağlayabiliyor.
Bize de sadece "kolay gelsin" demek düşüyor.
Yorumlar
Yorum Gönder